Reklam Verenler

KABATAŞ ERKEK LİSESİ’NE Gidiş Öyküm

Kabataş

Kalbime uzaktan!

(Amin Maalouf*, son romanı DOĞU’dan UZAKTA’da, anılarına,  terk ettiklerine geri dönerek dokunmak ister.

İçsavaş arefesinde terk ettiği ülkesine, Lübnan’a, eski bir arkadaşının vefatı dolayısıyla geri döner.
Ben de bu metinde, kendimi bulmaya başladığım yere, KABATAŞ LİSESİ’ne, hayatımın tam içerisinden başlattığım bir yolculuğu anlatmaya çalışarak, MAALOUF ‘a ,nazire yapmak isterim…)

-/-

Ancak orta ikiye geldiğimde, 1968-69, Cumartesi akşamları, onbir otuzu geçmemek kaydıyla, dışarı çıkmama izin çıkmıştı. Artık, arkadaşlarımla da olsa, geceleri kendi başıma dışarı çıkabilme hürriyetimi elde etmiştim. Gene de fizikî ortam anlamında, bence bugünkü TARSUS ile o zamanki arasında, çok ciddi bir fark yok.

Üçgen çarşının yıkılıp meydan halini alması, SARAY sinemasına giden yolun genişletilip, gidiş geliştirilmesi, PARK yolunun yaya yolu haline çevrilip, gezinti ve çaybahçeli bir şekle sokulması, görülmemezlik edilemez devinimlerdir mutlaka.

Cumartesi gecelerinde, en sevdiğim iş, şehirlerarası yolcu taşıması yapan otobüslerin yazıhanelerinin etrafında dolanarak, memleketimizden, kimlerin şehirlerarası yolcu görmekti.

1969 Türkiyesi’nin, gezegenimizdeki yerinin nasılı üzerine ciddi kafa patlatmak, son derece içburkucu olabileceği gibi, kışkırtıcı bir biçimde de, öğrenme içgüdülerinin birer birer kapılarını çalabilmeyi gerektirir.

Örneğin 1969’da, KEBAN Barajı(Elazığ) henüz coğrafya kitaplarındaki yerini almamış, hâlâ SARIYAR ve HİRFANLI barajları ile kifafı nefs(yetinmek) edip, ADANA barajına, anca gözkırpmada olan bir cemiyet resmi olarak, ortalardayız.

O yüzden,yolcusunu almak üzere,gece vakti şehrimize gelen BOLU İTÎMAT, KÂMİL KOÇ, muhtemelen ANTEPLİLER’in GÜLHAN otobüslerindeki yolculara bakmak, onların koltuklarında camdan tarafa dönerek, meraklı ve sorgulayıcı gözlerle, şehrimize bakmaları, nedense içten içe bende, bilinmedik dîyarlara kaçma duygusu açığa çıkartıyor ve bu da giderek, müthiş bir özleme dönüşüyordu.
Hafsalamda o otobüs yolcularını, kesinlikle başka vilâyetlerden gelme değil, adını sanını bilemediğim ülkelerin, kırk kat yabancı insanları gibi görmek, anlamak, yabanıl bir zevk ve şehvet duygusu uyandırıyor ve kendimi, memleketimin sade insanlarından, gôya farklı görüyordum hayal dünyamda…
Bu geceler çoğaldıkça, okulda, Cumartesilerin gelmesini iple çeker olmuştum. O yıllarda bizim kolej, Cumartesileri eğitim yapmaz, bu da bizi, memleket ortamında hayli fiyakalı havaya sokardı.
Hatırlayabildiğim kadarıyla, Kâmil Koç, bugünkü maliye binasının güneyine doğru, birkaç ev sonraki köşe başında bulunan Sıçmaz Kemal’in, iki katlı evinin altkatındaki dükkândaki yazıhaneye gelirdi.
Bugünkü maliye binası ise o yıllar Tarsusu’nun, en fiyakalı sineması olan YENİ SİNEMA idi.
Sı…..z Kemal’in evinden, YENİ SİNEMA’ya doğru ise evvelâ HAVANA bisküi imalâthanesi, rahmetli DR.GÜLSAYIN’ın ev ve muayenehanesi ve meşhur ressam MEHMET BAL’ın, her sabah önünden geçerken yapmakta olduğu afişlere hayran hayran baktığım, FİLM AFİŞ atölyesi idi. YENİ SİNEMA hariç,bu yapıların hepsi yerinde durmaktadır.

Koleje giden sokağın başındaki YILDIZLAR KÖŞE meşrubatın bitişiği, BOLU İTİMAT, kaymakamlığın karşısındaki, eski belediye altında VARAN ve Makam Camiî cıvarında ise GAZANFER BİLGE ile GÜLHAN turizmin yazıhaneleri vardı.

Bütün bu gelip giden otobüsler, bana daima bir bilinmeze, muammaya ya da esrarlı diyarlara uçup duran, 1001 gece masallarının halıları gibi görünürdü.

Acaba, sabahları, günün ilk ışıkları ile tüm ovayı(özellikle AKSARAY -Koçhisar arasındaki bölge) aniden kaplayıveren bulutumsu rutûbet sisinin, yürüyüp de dayandığı karşıki parlak kimyon ve kara kahverengi sırtlı tepelerin ardında ne vardır ki!

Bir gün gelecek,bu otobüslerle,binlerce kilometreye bedel, geliş gidişler yapacaktım memleketime…
Bu gidişlerde, sabah beş ya da beşbuçuk dolaylarında,günışığının orta ANADOLU bozkırına yavaş yavaş kendini gösterdiği anlarda, otobüsün camına başınızı dayayarak,günışığının bozkırdaki yolculuğuna bakıp,ilerdeki tepelerin de ağır ağır aydınladığını seyretmek, bütün gece bir türlü uyuyamamanın gözlerinizde meydana getirdiği seğirme dolu yorgunlukla savaşmak, amma illâ da bozkırın ışımasında, gönlünüze dolan tarifsiz, karşılığı kelime olarak bir türlü verilemeyen, varoluş farkındalığının heyecanı!
İşte bütün bu rûya ve hûlyaların gerçeğe dönüşmesi, babamın ölümünden yaklaşık ondört ay sonra, bir Aralık günü başladı.

Varan otobüsü, çok soğuk bir günün, zifiri karanlık gecesinin sabaha yürüyen saatlerinin başında, Taksim meydanının Ayazpaşa’ya kıvrılan kaldırımının üzerine, yazıhanesinin önüne bavullarım ve yatak yorgan dengimle beni, bıraktı,gitti.

Sabahın köründe, Beydeğirmeni’ndeki (Tarsus) yol çatına ya da YENİCE istasyonuna, güney ekspresinden inmiş, orta Anadolulu kol işçileri gibi, tüm getirdiklerimle, yazıhanenin girişindeki birkaç basamaklı merdivenin yanına, adeta mevzilendim.

Üşümek bir yandan,gelip geçenden ödümün kopması öte yandan.

Semeresi ise,hayatımda ilk defa ölmek arzusunu,şiddetle duymamdı.

Onbeş,onaltı saatlik uykusuzca geçen, yarı aç yarı tok otobüs yolculuğu sonunda, ancak bu kadar olunuyordu demekki.

Merdivenin kenarına, gelişigüzel yerleştirdiğim eşyalarıma, şöyle bir baktığımda, içime çöken onulmaz sıkıntının karnımı ağrıttığını hissettim.

Yorgan döşeğimi sardığımız savanın iplerini çözdüm, iki kat ettim, çoban kepeneği gibi sarmaladım kendimi. Sırtımı döşeğime verip, kaykılınca içim geçmiş. Birinin omzumu hafifçe çekiştirmesiyle uyandım. Otobüs yazıhanesinin kâtibiydi gelen; güneş doğmuş, kaldırımlar canlanmaya başlamış, İstanbul yüzünü yıkamış, kahvaltıya oturacaktı zaaar…

-/-

Okulun giriş kapısı,devamındaki bahçeye nispeten daha yüksekte idi. Nerden bakarsanız otuz, otuzbeş basamaklı bir beton merdivenle, boğaza doğru, kademeli olarak alçalır halde idi ve etraf, sanki bana hoş geldin der gibi, yoğun halde tuz ve iyot kokuyordu.
Yatakhaneye yerleşmek, kaydolduğum sınıfı bulmak, kitap tedariki, kısa zamanda bitti.
Lise 1-K şubesinin, 2553 numaralı, sınıf listesinin sonunda yeralan, yatılı talebesiydim artık.

-/-

Bütün duvarlar, tuhaf tuhaf bana bakıyorlardı.Kapı kollarında,kanatlarında,müstahdem bakışlarında, yatakhane ranzalarının dizilişinde bile, gizli bir katı disiplinin, boğaz iyotu ve eskimiş tahta kokusu ile birlikte, egemenliğinin hüküm sürdüğünü, kısa zamanda anlayacaktım.

Hayatın karmaşık içiçeliğinin mîzahı olsa gerektir, Kabataş’ın bu yatılı disiplini, öte yandan, Türkiye’nin en sert yedek subay okullarından birinde, güle oynaya dört ay geçirmemi de sağlamış oldu. Bir çok bölük arkadaşım, özellikle ilk haftalarda, müthiş fireler verirlerken, ben, yüzümde hüzünlü bir tebessüm ile arkadaşlarımı teskin etme telâşlarını kurardım zîhnimde.

Anam, çocukluğumdan beri bana,”Çok yelpiklisin” der, durur. Yani çabucak soğuk alıp, yatağa düşerim. Bu tespitin, hayata geçmesi için, fazlaca beklemem gerekmedi; boğaza nazır, tarihi ve antîk binalı yeni mektebimde.

Bir gün aniden ateşlendim.

Ciddiye alınacak derecede vücûd ısım yükselmişti. Kıdemli arkadaşlarımın yardımıyla, titreye titreye revire yattım. O günün akşamı,”O”nu ilk kez gördüm. Ama “O”ndan önce, yardımcısı gelmişti odamıza. O zamanın aklıyla bakıp, gördüğümden ne anladığım, halen hafızamdadır…

Çam yarması olmaya ramak kalmış,elleri,kalorifer dairesindeki,kömür küreyen küreklerden az hallice, odamıza girerken başını kapının üst çerçevesine çarpmamak için olsa gerek, hafifçe eğen, Hüseyin Rahmi’nin romanlarındaki GÛLYABANÎ olmaktan sıkılıp, birkaç adımda HEYBELİ adadan Marmara denizini yürüyerek geçmiş, boğazda bizim binaları görünce,saklanmaya karar vermiş bir garip azman…
Ağzı kulaklarında gezen,iğne yapacağı zaman , “Köyde çoook çivi çaktık baaağ” dahi diyebilen bir varlık…

Amasyalı Mustaaa…

Gelen Aramalar:

  • kabataş anadolu lisesi
  • kartaldan istanbul erkek lisesine gidiş
  • koç lisesi yatakhanesi


Bir Cevap Yazın

© 2013  Bazı hakları saklıdır.

iPortal Kodlayan: Özer Gül